Deniz suyunu içilebilir hale getiren filtre geliştirildi

ABD’deki Northeastern Üniversitesi’nden bilim insanları, inek gübresinden üretilen bir köpük geliştirerek deniz suyundaki tuzu filtreledi ve içilebilir su elde edilmesini sağladı.

Phys.org’un haberine göre, daha çok gübreleme işlemlerinde kullanılan inek dışkısı ile içilemeyecek suyu arıtıp temizleyen bir filtre geliştirildi. Haberde, aşırı ısıya maruz bırakılan gübrenin karbon tozlarına dönüştürüldüğü ve bu maddelerden bir köpük oluşturulduğu belirtildi.

Sistem şöyle işliyor: Deniz suyu üzerinde yüzen köpük, güneş ışığını aldığında siyah malzemenin altındaki tuz buharlaşıyor ve içilebilir su olarak köpüğün içinden geçiyor.

UNICEF’e göre, dünyada su kıtlığı çeken bölgelerde yaşayan yaklaşık 1,42 milyar insan var ve toplam suyun sadece yüzde 3’ü içilebilir durumda. Birçok bilim insanı okyanus suyunu içilebilir suya dönüştürmek için durmadan çalışıyor. ‘Desalination’ (tuzdan arındırma) adı verilen bu projelerin büyük kısmı hayata geçirilemeyecek kadar maliyetli.

Fotoğraf: Northeastern Üniversitesi

Northeastern Üniversitesi’nden araştırmayı yürüten profesör Yi Zheng, geleneksel köpük malzemelerin üretilmesinin biraz pahalı olduğunu ve materyallerin sürdürülebilir olmadığını belirterek şunları ekliyor:

“Suyu arındırma işleminin tamamı elektrik tüketiyor. Bunun üzerine biz de sürdürülebilir bir enerji kaynağı bulduk: Güneş ışığı. Güneş panellerine ihtiyacımız da yok. Köpüğün kendisi gün ışığı ile faaliyete geçiyor. Yerel çiftliklerden inek gübresi topladık ve içlerindeki bakterileri öldürmek için 1700 dereceye kadar ısıttık. Bakterileri temizledikten sonra karbon tozlarından köpüğümüzü elde ettik. Okyanus suyundan filtrelediğimiz su oldukça taze.”

Kullandıkları malzemelerin tamamen doğal olduğunu kaydeden Yi Zheng, “Sistem elektriğe ihtiyacı olmadığı için oldukça düşük maliyetli” diyor.

Yi Zheng ve ekibinin geliştirdiği bu teknoloji, suya ihtiyaç duyan yerel toplulukların kendi tuzdan arındırma sistemlerini inşa etmeleri için önemli bir fırsat. Bu da dünya çapında içme suyuna eşit erişime doğru ilerlemek için önemli olabilir. Araştırmacılar, köpük filtrelerinin daha geniş kitlelere ulaşması için çalışmalarını sürdürecek.


(Bilimpro.com haber içerikleri kaynak gösterilmeden ve yazarın adı belirtilmeden alıntı yapılamaz, kanuna aykırı ve izinsiz kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz)

Dünyanın en büyük dijital kamerası gökteki gizemlere ışık tutacak!

Dünyanın en büyük dijital kamerası, 10 yıldan uzun süren ve 700 milyon dolara mal olan çalışmalar sonucunda ilk fotoğrafını çekti. ABD’nin iki federal dairesinin ortak projesi, gelecek 10 yıl boyunca evrenin görüntülerini kaydetmek için tasarlandı.

Voice of America (VOA – Amerika’nın Sesi)’nin haberine göre, türünün tek örneği olan bu dev kamera, Şili’deki uzak bir dağın tepesinden uzayın derinliklerindeki bilinmezlere çevrilecek.

VOA’ya konuşan Rubin Gözlemevi Başkanı Steven Kahn, “Çok büyük bir kameraya ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. İhtiyaç duyduğumuz kamera bugüne kadar üretilen kameraların hepsinden daha büyüktü” diyor.

Kahn, 3 milyar piksel çözünürlüklü, yani bir akıllı telefonun 300 katı büyüklüğünde bir kameranın yapımına liderlik yapıyor. Bu kamera 10 yıl boyunca gökyüzündeki yıldızların zaman atlamalı (time-lapse) çekimini yapacak. Kahn, “Eğer bunu 10 yıl boyunca sürekli olarak yaparsanız o zaman gökyüzünün her yerinin binlerce görüntüsüne sahip olursunuz. Görüntüleri karşılaştırarak gökyüzünde değişen ve hareket eden her şeyi görebilirsiniz” diye konuşuyor.

Kameranın 2023 yılında görüntü toplamaya başlaması bekleniyor. Haberin diğer detaylarını yukarıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Uzayın derinliklerinde gizemli ‘halka’ (Video)

Gelişmiş yer ve uzay teleskopları, her gün gözlemlenebilen evrenin karanlık derinliklerinde şaşırtıcı keşiflere imza atıyor. İnsan zihnini zorlayan, neredeyse sonsuz bir uzaklıktaki bu ışık halkası, aslında yuvamız Samanyolu’na çok benzeyen bir yıldız kümesi (galaksi).

Avrupa Güney Gözlemevi (ESO)’dan yapılan açıklamaya göre, Şili’deki ALMA Teleskobu’nu kullanan gökbilimciler, uçsuz bucaksız boşluğun görülebilen en uzak noktalarında, Samanyolu’na çok benzeyen bir galaksiyi ortaya çıkardı. ‘SPT0418-47’ adı verilen bu galaksi o kadar uzak ki, ışığının bize ulaşması 12 milyar yıldan uzun sürüyor. Araştırmacıların iddiasına göre galaksiyi evrenin yaşının sadece 1,4 milyar yıl olduğu esnada görüyoruz.

SPT0418-47’nin Samanyolu’na benzeyen en az iki özelliği bulunuyor: Dönen bir diski ve galaksi merkezi civarında çok sayıda yıldız grubunun sıkıca toplandığı bir çekirdeği. Bilinen evrenin erken tarihinde ilk kez bir galaksi çekirdeğinin görüldüğü SPT0418-47, Samanyolu’nun en uzak benzeri ünvanını elde etmiş oluyor.

SPT0418-47 gibi uzak galaksileri araştırmak, onların nasıl oluştuklarını ve büyüdüklerini anlamak için bir temel teşkil ediyor. Gördüğümüz bu galaksi o kadar uzak ki, bildiğimiz evrenin yaşı o zaman şimdiki yaşının sadece yüzde 10’u kadardı. Gökbilimciler bu nesneyi inceleyerek aslında zamanda geriye doğru bakıyor ve bebek galaksilerin tam olarak oluşmaya başladıkları zamana geri dönüyor.

Galaksiler çok uzak olduklarından bazen küçük ve sönük birer noktaya benzeyen bu nesnelerin ayrıntılı gözlemleri neredeyse en güçlü teleskoplarla bile mümkün olmuyor. ESO araştırma ekibi, bu sorunun üstesinden gelebilmek için yakın bir galaksiyi güçlü bir büyüteç gibi kullandı — kütle-çekimsel mercekleme olarak bilinen bir etki — ve bu sayede ALMA ile uzak geçmişin benzeri görülmemiş ayrıntıları elde edildi. Bu etkide, daha yakında bulunan galaksinin çekimsel etkisi uzak galaksinin ışığını bozarak bükmekte ve o nesnenin şekilsiz ve daha büyük görünmesini sağlamakta.

Kütle-çekimsel olarak merceklenen uzak galaksi, neredeyse tam hizalanmaları sayesinde yakın galaksi etrafında mükemmele yakın bir ışık halkası şeklinde görülüyor. Araştırma ekibi uzak galaksinin gerçek şeklini ve gaz hareketini ALMA verilerini kullanarak yeni bir bilgisayar modelleme yöntemi ile ortaya çıkardı. Bilim insanları, SPT0418-47’nin yeniden oluşturulan halini ilk gördüklerinde inanamadıklarını, bir define sandığı açılması gibi heyecanlandıklarını belirtiyor.

Almanya’daki Max Planck Astrofizik Enstitüsü’nden araştırmaya katılan Simona Vegetti, “Bulduğumuz şey oldukça şaşırtıcıydı; yüksek oranda yıldız oluşumu ve bu nedenle yüksek enerjili süreçlerin gerçekleştiği bir yer olmasına rağmen, SPT0418-47 erken evrende şimdiye kadar gözlenmiş olan en düzenli disk yapısına sahip. Bu hiç beklenmeyen bir sonuç ve galaksilerin nasıl geliştiklerine dair düşüncelerimiz üzerinde önemli etkileri olacak. Her ne kadar SPT0418-47 bugün gördüğümüz sarmal galaksilere benzer disk ve diğer özellikleri olsa da, Samanyolu’ndan çok farklı bir yıldız kümesine dönüşebilir” diyor.

Bu beklenmedik keşif, bilinen erken evrenin bir zamanlar inanıldığı gibi kaotik olmayabileceğini ima ediyor. Büyük Patlama’dan bu kadar kısa bir süre sonra böyle düzenli bir galaksinin nasıl oluşabileceğine dair birçok soruyu da gündeme getiriyor.

ESO’nun diğer teleskoplarının da katılacağı yeni gözlemlerle bu ‘bebek’ galaksilerin gerçekte ne kadar yaygın oldukları ve tahminlerden daha az kaotik olup olmadıkları ortaya çıkarılacak.

İki yıldız birleşti, bu görüntü ortaya çıktı (Video)

Şili’deki ALMA teleskoplarını kullanan gökbilimciler, iki yıldız arasındaki meydan okumanın sonucunda ortaya çıkan tuhaf gaz bulutlarını gözlemledi. Yıldızlardan biri öylesine büyüdü ki diğerini yuttu, öbürü de karşılığında partnerinin etrafında sarmal çizerek dış katmanlarını kaybetmesine neden oldu.

Avrupa Güney Gözlemevi (ESO)’dan yapılan açıklamaya göre, tıpkı insanlar gibi, yıldızlar da zamanla değişir ve sonunda ölürler. Güneş ve benzeri yıldızlar, çekirdeğindeki tüm hidrojeni yaktıktan sonra büyük ve parlak kırmızı dev yıldızlara dönüşürler. Sonunda, ölmekte olan Güneş dış katmanlarını kaybeder ve geride beyaz cüce adı verilen sıcak ve yoğun çekirdeği kalır.

İsveç’teki Chalmers Teknoloji Üniversitesi’nden araştırmaya katılan Hans Olofsson, gizemli çarpışmaya ilişkin şunları söyledi: “HD 101584 yıldız sistemi, bu ölüm sürecinin, düşük kütleli yoldaş yıldızın dev yıldız tarafından girdap içine çekilip yutulması sebebiyle olması gerekenden daha erken ve çarpıcı bir biçimde sonlanması açısından özel bir sistem.”

Olofsson ve ekibi, HD 101584 çift yıldız sisteminde olanların bir yıldız savaşına benzediğini söylüyor. Ana yıldız bir kırmızı deve dönüşmek için şişerken, küçük kütleli arkadaşını içine alacak kadar büyüdü. Karşılığında, küçük yıldız dev yıldızın çekirdeğine doğru sarmal hareket yapmaya başladı. Bu manevra büyük yıldızın gaz katmanlarının etkileyici bir biçimde dağılarak ve geride çekirdeğini bırakarak patlamasına yol açtı.

Ekip, HD 101584 bulutsusundaki gazın karmaşık yapısının sebebinin, küçük yıldızın kırmızı deve doğru yaptığı sarmal hareketin yanı sıra bu süreçte oluşan gaz jetleri olduğunu kaydediyor. Zaten bozulmuş gaz tabakalarına ölümcül bir darbe olan bu jetler, önceden dışarıya atılmış materyaller yoluyla gaz halkaları ve bulutsuda görülen mavimsi ve kırmızımsı lekeler oluşturarak patlıyor.

Çalışmaya İsveç Uppsala Üniversitesi’nden katılan Sofia Ramstedt şöyle diyor: “Hali hazırda Güneş benzeri yıldızların ölüm sürecini betimleyebiliyoruz ancak neden ve tam olarak nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyoruz. HD 101584 bu bulmacayı çözmek için bize önemli ipuçları veriyor. HD 101584 bölgesinin detaylı görüntüleriyle birlikte, daha önce bulunduğu dev evresi ile yakın zamanda dönüşeceği yıldız kalıntısı arasındaki bağlantıyı kurabiliriz.”

Bilim insanları, uzayın derinliklerinde gerçekleşen bu felaket sayesinde Güneş gibi yıldızların yaşamının son evresini daha iyi anlamayı umuyor.

Samanyolu’nun merkezinden büyüleyici görüntüler (Video)

Avrupa Güney Gözlemevi (ESO)’nun Şili’deki Çok Büyük Teleskopu (VLT), yuvamız Samanyolu Galaksisi’nin merkezi bölgesini hayret verici bir çözünürlükte gözlemleyerek gökadamızdaki yıldız oluşumlarının hikayesi hakkında yeni ayrıntılara ulaştı.

ESO’dan yapılan açıklamaya göre, yeni gözlemler sayesinde gökbilimciler Samanyolu’nun gelişme sürecinde etkileyici bir olaya dair kanıtlar elde etti: Yüz binlerce süpernova patlamasıyla sonuçlanan aşırı yoğun bir yıldız oluşum evresi.

İspanya’daki Andalusia Astrofizik Enstitüsü’nden araştırmacıların en yeni çalışmasına göre, galaksi merkezinin büyük bir kısmına dair benzeri olmayan tarama gözlemleri, Samanyolu’nun bu bölgesindeki yıldız oluşumuna dair ayrıntılı bakış açıları sağladı. Şu ana kadar kabul edilenlerin aksine, yıldız oluşumu sürekli devam etmiyordu.

Bilim insanları, Samanyolu’nun merkezi bölgesinde bulunan yıldızların yaklaşık yüzde 80’inin, galaksimizin en erken dönemlerinde, 8 – 13.5 milyar yıl önce oluştuğunu belirledi. Yıldız oluşumundaki bu ilk dönemi takiben, yaklaşık 6 milyar yıl boyunca çok az sayıda yıldız oluşumu gerçekleşti. 100 milyon yıldan az süren bu sürecin sonu, yaklaşık bir milyar yıl önce, bu merkezi bölgede toplam kütlesi muhtemelen birkaç on milyon Güneş kadar olan yıldızların yoğun olarak oluşmasıyla son buldu.

Çalışmaya Almanya’daki Max Planck Gökbilim Enstitüsü’nden katılan Nogueras-Lara, “Bu yoğun oluşum sırasında, araştırılan bölgedeki koşullar ‘yıldız-patlaması’ gökadalarındakilere benziyor olmalı, yani yılda 100  güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız oluşum oranına. Şu anda tüm Samanyolu’ndaki yıldız oluşumu oranı yılda bir ya da iki güneş kütlesi kadar. Yüz binlerce süpernova patlamasıyla sonuçlanan bu yoğun oluşum etkinliği, muhtemelen Samanyolu’nun tüm tarihindeki en yüksek enerjili olaylardan biri olmuştur” diyor.

Yoğun yıldız oluşumu etkinliği sırasında, çok sayıda büyük kütleli yıldız meydana geliyor ve bunların yaşam süreleri düşük-kütleli yıldızlara göre daha kısa sürdüğünden, yaşamlarının sonuna daha kısa sürede ulaşıyorlar. Ölümleri de şiddetli süpernova patlamaları şeklinde gerçekleşiyor.

Aşağıdaki video klipte Samanyolu’nun merkezinin ‘görünebilen’ ve ‘kızılötesi’ görüntüleri yer alıyor.

Galaksinin merkezi bölgesinin gözlendiği bu araştırma, ESO’nun Şili’deki Atacama Çölü’nde bulunan VLT üzerindeki HAWK-I aygıtı ile mümkün oldu. Kızılötesine-duyarlı bu kamera toz boyunca gözlem yaparak Samanyolu’nun merkezi bölgesini ayrıntılı bir şekilde inceledi.

Yukarıdaki üç video klip, GALACTICNUCLEUS taramasıyla yayımlanan ilk görüntülerden oluşuyor. Galaksimizin merkezi bölgesine ait net görüntüler almayı hedefleyen bu program, ESO’nun VLT’si üzerindeki HAWK-I aygıtının geniş görüş alanı ve yüksek açısal çözünürlüğüne bağlı olarak hazırlandı. Üç milyondan fazla yıldızı araştıran bu taramanın gerçekleştirildiği bölge, galaksi merkezinden dışarıya doğru 60 bin ışık-yılı (bir ışık-yılı yaklaşık 10 trilyon kilometre) karelik bir genişliğe ulaşıyor.

Türk bilim insanı ‘sınırsız enerji’ araştırmasında! (Video)

ABD’de yaşayan Egemen Kölemen, nükleer füzyon alanında çalışmalarını sürdürüyor.

Sınırsız, temiz ve güvenli enerji elde etmek için en önemli seçenek: Nükleer füzyon. Kontrollü bir nükleer füzyona ulaşmak için Güneş’in içindeki gerçek şartları oluşturmanız, yeryüzünde yapay bir Güneş meydana getirmeniz gerekiyor. Güneşimizin uzun ömürlülüğünü düşündüğümüzde, nükleer füzyon insanlığa ihtiyaç duyduğu sürece enerji tedarik etme potansiyeline sahip.

Füzyon reaktörleri, dünyanın giderek artan enerji ihtiyacının karşılanması için çevreci ve etkili bir seçenek sunuyor. Ancak füzyon teknolojisi halen geliştirme aşamasında. Başta ABD olmak üzere birçok ülke, fosil yakıtlara bağımlılıktan kurtulmak için füzyon araştırma projelerine ciddi miktarlarda yatırım yapıyor.

ABD’de Princeton Üniversitesi’nde araştırmalarını sürdüren Türk bilim insanı Egemen Kölemen de çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırmış. Kölemen, Voice of America (Amerika’nın Sesi)’ne yaptığı açıklamada, gelecekte dünyanın tüm enerji ihtiyacının füzyon enerjisinden karşılanmasını beklediklerini söyledi.

PLAZMA NEDİR?

Plazmanın, maddenin katı, sıvı ve gazdan sonra dördüncü hali olarak değerlendirildiğini anlatan Kölemen, füzyon enerjisinin oluşumunu şöyle açıklıyor:

“Katı bir şeyi aldığımız zaman bunu ısıtırsak bu katı malzeme sıvıya dönüşüyor. Mesela buz aldık ısıttık, su oluyor. Daha da ısıtırsak su buhara dönüşüyor yani gaz oluyor. Bu üçüncü maddenin formu. Bu gazı da alıp çok fazla enerji verirsek içine, ısıtırsak yani Güneş’teki gibi, bu sefer atomlar elektron ve iyon olarak ayrışıyor ve biz buna plazma diyoruz. Yani bu böyle çok enerjik bir maddenin hali.

Bu füzyonun olması için çok fazla enerji koymamız gerekiyor bu sisteme tabi o zaman da plazma oluşuyor. Biz ‘bu plazmayı nasıl çok yüksek sıcaklığa getiririz ki bu plazma birbirleriyle çarpışıp füzyon enerjisi oluşsun’ onun üzerine çalışıyoruz. Bunu da manyetik güçlerle yapıyoruz. Tabi Güneş’te bu yerçekiminden dolayı, Güneş çok büyük bir yıldız olduğu için bu yerçekimi gücü çok fazla, bu plazmanın Güneş’te kapalı kalmasını, uzun süre orada kalmasını sağlıyor. Yeryüzünde tabi biz Güneş kadar büyük bir şeyi yapamayız. Bunu ufaltmamız için elimizde manyetik güçler var. Bu manyetik güçlerle bunu nasıl tutarız onun üzerine çalışıyoruz. Şimdi bu plazma sıcaklıkları milyonlarca derece sıcaklığa ulaşıyor. Bu sıcak olunca tabi kutunun içinde kalmaktan çıkıp dışarıya geçmeye çalışıyorlar. Biz bunu işte değişik kontrol yöntemleriyle o kutunun içinde tutmaya çalışıyoruz.”

6E1734AE-2552-41A9-A214-70212638F237_w1597_n_r0_st
Egemen Kölemen / Princeton Üniversitesi

“REAKTÖRÜ ÇALIŞTIRDIĞIMIZDA GÜNEŞ SİSTEMİNİN EN SICAK NOKTASIYDI”

Egemen Kölemen, plazma ve füzyon enerjisi çalışmalarını hem Princeton Üniversitesi bünyesinde hem de ABD Enerji Bakanlığı tarafından fonlanan Princeton Plazma Fizik Laboratuvarı (PPPL)’de eşzamanlı sürdürüyor:

“Bu laboratuvar Enerji Bakanlığı’nın laboratuvarı. Enerji Bakanlığı’nın ABD’de federal olarak onun üzerinde laboratuvarı var. Bu onlardan bir tanesi. Bu laboratuvar sadece ‘füzyondan nasıl enerji elde ederiz?’ onun üzerine yoğunlaşıyor. Burada bir füzyon reaktörümüz var. Şu anda yapımı devam eden. Eskiden çalışıyordu şimdi bunu güncelliyoruz. Bu tabi çok büyük bir yatırım, yani yüz milyonlarca dolar değerinde. Biz bu reaktörde ‘nasıl bu plazmayı kontrol ederiz, nasıl onu, istediğimiz enerjiyi uzun süreliğine elde ederiz?’ onun üzerine çalışıyoruz.”

maxresdefaulta
Bir nükleer füzyon reaktörünün iç kısmı / Wendelstein 7-X, Almanya

“Biz burada reaktörü çalıştırdığımız zaman, bundan önceki füzyon reaktörümüzde Güneş’ten çok çok daha yüksek sıcaklığa ulaştık bu reaktör içinde. Yani Güneş sisteminin en sıcak noktasıydı bu reaktör çalıştığı sırada. Tabi bu saniyeler sürdü o zaman ama şimdi bu saniyelik yaptığımız işleri dakikalar hatta saatler süreliğine yapmaya çalışıyoruz. Sonra da elektrik santrali kurduğumuzda da bunu yıllar boyunca çalıştırmaya çalışıyoruz.”

Kölemen’in füzyon çalışmalarına katkı sunduğu diğer bir kurum ise, Fransa’daki kısa adı ITER olan Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktör. Kölemen, birçok milletten binlerce bilim insanının mesai harcadığı projenin amacını şöyle açıklıyor: “Bu çalışmaların tabi sonucunda bir füzyon enerji reaktörü yani füzyondan elektrik elde etmek esas amacımız.”

Princeton Üniversitesi’nde füzyon enerjisi çalışmalarının yanı sıra doğalgazı sıvıya dönüştürme projesini de sürdüren Egemen Kölemen’in diğer açıklamalarını yukarıdaki videoda izleyebilirsiniz.

‘Mars yolculuğu’ araştırmalarında bir Türk uzman (Video)

NASA’nın 2030’lu yıllar için planladığı olası bir Mars yolculuğunun insan vücuduna etkilerini inceleyen 84 kişilik bilim ordusunda bir Türk araştırmacı da yer alıyor. New York’taki Weill Cornell Tıp Fakültesi’nde çalışan Doktor Cem Meydan, uzayda bir yıl kalan astronot Scott Kelly ve ikiz kardeşi Mark Kelly üzerinde yapılan deneylerde önemli görevler üstlendi.

NASA’nın 2030’lu yıllar için planladığı olası bir Mars yolculuğunun insan vücuduna etkilerini inceleyen 84 kişilik bilim ordusunda bir Türk araştırmacı da yer alıyor. New York’taki Weill Cornell Tıp Fakültesi’nde çalışan Doktor Cem Meydan, uzayda bir yıl kalan astronot Scott Kelly ve ikiz kardeşi Mark Kelly üzerinde yapılan deneylerde önemli görevler üstlendi.

Voice of America (VOA – Amerika’nın Sesi)’nin haberine göre, bilim insanları bir yandan bu yolculuğu mümkün kılacak uzay araçlarını geliştirmeye çalışırken diğer taraftan da seyahati gerçekleştirecek insanların karşılaşabileceği sağlık risklerini inceliyor. VOA’ya konuşan Doktor Cem Meydan, çalışmaları hakkında şunları söyledi:

“NASA 2014 yılında bu ikizler ve astronotların çalışmaları üzerine bir proje açtı. Bu projeye başvurduk. Biz ve bizim gibi on farklı grup bu projeyi aldı. Biz RNA, transkriptomik ve epigenetik konularında araştırma yapmaya başladık. Bir senelik bir planlama süreci oldu. Bu süreç içinde, ‘Uzaydan nasıl kan örneği alırız, bunları en uygun şekilde dondurarak ya da dondurmadan dünyaya getiririz ve hücrelerin genetik yapısını koruruz?’ gibi konularda çalışmalar yaptık. 2015 yılında astronot Scott Kelly uzaya çıktı ve bir senelik uzay yolculuğundan sonra tekrar dünyaya döndü. Bu uzaya çıkmadan altı ay önce, uzaya çıktığı bir sene süresince ve uzaydan döndükten altı ay sonra daha sürekli periyodik olarak örnekler aldık. Bu örnekleri daha sonra aklınıza gelebilecek her konuda araştırdık. Genetik konusunda dediğimiz gibi biz RNA, DNA ve epigenetik konularına baktık. Zihinsel süreçten vücut ağırlığına nasıl sosyal etkileşim yapabildiğine dair gibi bir sürü her alanda araştırmalar yaptık.”

d41586-019-01149-y_16646682
İkiz astronotlar Scott Kelly ve Mark Kelly  (NASA)

İkiz astronotlardan alınan örnekler sonucu insan vücudunun yeni koşullara hızla adapte olduğu belirlenmiş. Meydan, açıklamalarına şöyle devam ediyor:

“Bizim gördüğümüz uzayda çok fazla değişiklik oluyor ama insan vücudu bu değişikliklere karşı aslında çok adapte olabilen bir yapıda. İlk başta uzaya çıkınca birkaç gün içinde sıvı dengesi inanılmaz değişiyor ama vücut yaklaşık bir hafta içinde kendini dengeye sokabiliyor. Genlerde bozukluklar oluyor ama bunlar dünyaya indikten sonra birkaç hafta ya da ay içinde kendi normal durumlarına dönebilecek kapasitedeler. İnsan vücudu çok farklı etkiye maruz kalsa bile bizim gördüğümüz, en azından yer çekimli ortama döndükten sonra bu ortama adapte olabiliyor. Tabi radyasyon gibi kalıcı etkisi olan etkiler de var. Bunların etkisini bilemeyiz. Özellikle Mars gibi Van Allen radyasyon kuşağının dışına çıktığımız bir görev çok daha tehlikeli olacaktır. Ama onun dışında yerçekimsiz ortam veya farklı yemek veya kapalı ortam gibi faktörlerde gördüğümüz çok ciddi bir tehlike içermediği durumda. Yani bilinenlerin dışında. Moleküler düzeyde değişiklikler oluyor ama bu değişiklikler normale yakın sayılabilir.”

cu
Curiosity uzay aracı ve Mars yüzeyi (NASA)

GENÇLİK İKSİRİ UZAYDA MI?

Araştırma sonucu elde edilen bulgulardan belki de en ilginci telomerlerin boyu konusunda. Telomerlerin boyunun beklenenin aksine uzaması, “Uzayda gençlik iksiri mi bulundu?” sorularına neden olmuş.

Cem Meydan heyecan verici gelişmeyi şöyle değerlendiriyor: “Telomerler, DNA’nın ucunda bulunan aslında bir buffer (tampon) dediğimiz, çünkü DNA bölünürken tam iyi bölünemiyor ve bu sonundaki bu kısım yavaş yavaş kısalıyor. Bu sondaki telomerler kısalıp bittiği anda hücreler kendini öldürüyor. Yani yaşlanmanın en önemli etkilerinden bir tanesi bu telomerlerin kısalması. Ve bizim düşündüğümüz uzayın stresi, psikolojik ve fizyolojik bir sürü stresi var uzaya çıkmanın, bu süreçte bu telomerlerin daha hızlı kısalacağı ve daha fazla yaşlanma göreceğimiz üzerine bir teorimiz vardı. Ancak deney sonuçlarına göre baktık ki, uzayda telomerler kısalmak yerine aksine biraz uzuyor. Bu tabi ki çok ilginç bir buluş. Çünkü hani ‘Uzaya çıkmak aslında gençlik iksiri mi? Neden uzuyor?’ gibi pek çok soru aldık. Her ne kadar telomerler uzayda uzasa da dünyaya döndükten kısa bir süre sonra normal uzunluklarına geri dönmüş durumdalar ve tabi telomerlerin uzaması bazen iyi olmakla beraber bazen kötü etkileri var. Kanser de mesela telomerlerin uzamasıyla oluşabiliyor çünkü ölümsüz hücreler olabiliyor, kontrolsüzce bölünen. Dolayısıyla tam sebebini bilmiyoruz ve bu aslında bir sonraki çalışmada en önemli konulardan bir tanesi bakmak istediğimiz. Çünkü moleküler olarak bunun uzamasını sağlayan süreç ne? Ve bu iyi bir süreç mi? Kötü bir süreç mi? Astronotların sağlığını uzun düzeyde nasıl etkileyecek? Bunlara bakmamız lazım.”

Meydan’ın açıklamalarının devamını yukarıdaki videoda izleyebilirsiniz.

17DFCD38-B03C-40B9-A0FB-78468F5A0072_w650_r0_s

CEM MEYDAN KİMDİR?

2007 yılında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü bilgisayar mühendisliği bölümünü bitirdi. Sabancı Üniversitesi’nde Biyolojik Bilimler ve Biyomühendislik bölümünde doktora yaptı. Doktora sürecinde yapay zeka ve makine öğrenimi konularını çalıştı.

Daha sonra Cornell Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmalar yapan Meydan, lösemi ve lenfoma konularında hematoloji alanında kanser çalışmaları yaptı. Bu konularda genetik ve genomik süreçlere bakarak hangi hastalara nasıl terapilerin daha etkili olduğu konularında çalıştı. Doktora sonrası araştırmaların ardından Weill Cornell Tıp Fakültesi’nde akademik kadroya katıldı.

Bitkiler katili tanıyor!

Ürün Dirier / İstanbul

‘Yalan makinası’ olarak da bilinen poligraf cihazı uzmanı Cleve Backster, 1960 yılında bilim çevrelerini allak bullak eden bir deneye imza atar. Düşünce ve duygu uyarısıyla insan gövdesindeki elektrik gerilimleri ölçen cihazı bitkiler üzerinde kullanmaya karar verir. Deneği ise, odasının bir köşesinde sessiz sakin oturan deve tabanıdır.

Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA)’de sorgu uzmanı da olan Backster, bir gün yalan makinasının elektrotlarını, deve tabanı bitkisinin bir yaprağına bağlar. Amacı, bitkiyi suladığında bitkinin buna herhangi bir tepki gösterip göstermeyeceğini görmektir. Sulama sırasında yalan makinesinde herhangi bir reaksiyon saptanmaz. Backster, cihazı sıçratacak kadar güçlü bir tepki elde etmenin tek yolunun, elektrotlarıyla bağlı olduğu insanın yaşamını ve mutluluğunu tehdit etmek olduğunu göz önünde bulundurur. Aynısını deve tabanına da yapmaya karar verir.

Bitkinin yapraklarından birini, o sırada elinde tuttuğu sıcak kahve fincanına sokuverir. Cihazda yine belirgin bir tepki görünmeyince daha saldırgan bir eyleme girişir. Elektrotların bağlı olduğu yaprağı yakmayı kafasına koyar. Yakma düşüncesini kafasında canlandırmasıyla beraber cihazda bir hareketlenme belirir. Kibrit almak için odadan çıkıp geri döndüğünde ise, cihazda ani dalgalanmaların baş gösterdiğini farkeder. Yoksa deve tabanı düşüncelerini mi okuyordu?

Backster için bu deney yıllarca sürecek bir dizi araştırmanın başlangıcı olmuştu. Deneyleri kendisi tekrar tekrar yaptı, yardımcılarına yaptırdı hatta ülkenin başka yerlerindeki meslektaşlarından yardım istedi. Hepsinde sonuç benzerdi; bitkiler olumsuz düşüncelere karşı elektrotlar aracılığıyla tepki veriyordu. Bu sonuçlar Backster’in yaşama bakış açısını tamamen değiştirmişti.

clev
Cleve Backster

AYILIP BAYILAN YEŞİLLER

Yaptığı çalışmalarda bitkilerin duygu ve düşünceleri sezme yetenekleri dışında başka özellikleri olduğunu da keşfetti. Mesela büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında ya da zarar göreceklerini hissettiklerinde adeta baygınlık geçiriyorlardı. Backster bu fenomeni de şu tesadüf olay sonucunda keşfetti:

Bir gün, Kanadalı bir kadın fizyolog Backster’i ziyarete gelir. Backster misafirine deneylerinden örnekler vermek ister. Bitkilerin tepki vereceği bir dizi eylemi sıralar. Ancak bitkilerin hiçbirinde herhangi bir tepki gerçekleşmez. Sanki bayılmış gibiydiler. Kadının gözünde delirmiş bir araştırmacı konumuna düşmekten dolayı mahçup olan Backster, cihazda bir bozukluk olabileceği düşüncesiyle aygıtı gözden geçirir. Cihazda da bir problem görünmez. O anda Backster’in aklına bir soru gelir. “İşiniz, herhangi bir yönüyle bitkilere zarar veriyor mu bayan?” Kanadalı kadın şaşkın bakışlarla yanıt verir; “Evet! Üzerinde çalıştığım bitkileri öldürürüm, kuru ağırlıklarını ölçmek için bir fırında pişiririm onları!” Bitkilerin bayılma nedeni artık bellidir. Konuğun salonu terketmesinden 45 dakika sonra bitkiler kendilerine gelir ve deneylere tekrar tepki vermeye başlarlar. Backster bu örnekle de bitkilerin, insanların düşüncelerini sezdiğine artık kesinkes emin olur.

KATİLİ TANIYOR, HAFIZALARINDA TUTUYORLAR

Backster, bitkilerin algı yetenekleriyle ilgili daha kapsamlı deneyler de yapar. Bunlardan biri ‘Suçlu kim?’ adını verdiği bir deneydi. Backster’in öğrencilerinden altısı, yapılacak deney için gönüllü olur. Bir kabın içine altı küçük kıvrılmış kağıt konulur. Kağıtlardan birinde, aynı odada bulunan bitkilerden birini kökünden sökmek, ayak altına alıp çiğnemek ve bütünüyle öldürmek şeklinde bir talimat yazılıydı. Cinayet, tamamıyla gizli işlenecekti. Yani ne Backster ne de diğer öğrenciler suçlunun kim olduğunu bilmeyeceklerdi. Suçu işleyecek olan da içeri girip kağıdı açıncaya kadar ne yapacağını kesinlikle bilmeyecekti. Çünkü kapıdan içeri şartlanmış olarak girerse bitki kişinin yaydığı korku sinyallerini saptayabilirdi ki bu da deneyi saptırabilirdi. Katili, yalnızca odada bulunan ikinci bitki bilecekti. Bu kusursuz bir cinayetti.

Deney tamamlandı. Backster bile katilin kim olduğunu bilmiyordu. Backster odaya girdi ve sonra da teker teker deneye katılan öğrenciler içeri girdiler. Diğer beş öğrenciye hiç tepki vermeyen bitki, gerçek suçlu yanına yaklaştığı her an cihazın ibresini çılgın gibi hareket ettiriyordu. Demek ki bitkilerin sadece duygu ve düşünceleri algılama özellikleri yoktu, aynı zamanda geçmişi hatırlayan bir hafızaları da vardı! 

KARİDES KATLİAMINA KAHROLAN BİTKİLER

Bir başka çalışmasında Backster, canlı minik karidesleri bir çanak içinde soğuk suyun içine koydu. Altta bir başka kapta su kaynıyordu. Hazırladığı deney ortamında bir alet, bilmedikleri bir zamanda üstteki çanağı devirip karidesleri kaynar suya dökecekti. Zamanı bilmedikleri için bitkilerin Backster’in duygularını algılama olasılığı olmayacaktı. Deney bitti. Sonuçta bitkiler, kaynar suda ölen karideslere aynı anda ve güçlü olarak tepki gösterdiler. Deneyin sonuçları 1969 yılı sonunda Uluslararası Parapsikoloji Dergisi’nde yayınlandı. İnsanların vahşice öldürüldüğü savaş bölgelerinde bitkilerin ne kadar acı yaşadıklarını tahmin etmek hiç de zor değil. 

Backster bir süre sonra araştırmalarında poligraf cihazı yerine kardiyograf (kalp elektrosu) daha sonra da ensefalograf (beyin elektrosu) kullanmaya başladı. Çünkü bu aletler poligraftan çok daha duyarlıydı.

Backster’in bir radyo programını dinleyerek etkisi altında kalan ve bu konuda çalışmalara başlayan bir başka araştırmacı Pierre Paul Sauvin isimli bir elektronik uzmanı da yüzlerce deney yaptı. Geliştirdiği elektronik aygıt, Backster’in aygıtından 100 kat daha hassas kayıtlar yapan Sauvin de, deneylerin ardından şu sonuca ulaşmıştı; En iyi sonuçları özel yakınlık kurduğu bitkilerden alıyordu.

İŞKENCECİYİ TANIYORLAR

Bitkilerin belleği olup olmadığını araştıran Backster’in deneyinin bir benzeri de Rusya’da yapıldı. Şahsın birine bir sardunya çiçeği verilir. O da çiçeğe olabildiğince kötü davranır; hatta işkence eder. Çimdikler, yapraklarını koparır, gövdesine, dallarına, yapraklarına iğneler batırır, asit damlatır, kibritle yakar ve köklerini keser. Bir başka adam ise aynı sardunyaya candan bir yakınlık gösterir. Yaralarını sarar, dallarına sık sık su püskürtür, toprağını havalandırır. Bitkinin yaprağına elektrotlar bağlanıp deney başladığında, işkenceci adam bitkiye yaklaştığında kaydedici alet çılgına döner. Bitkinin korkup dehşete düştüğü apaçık ortadadır. Elinden gelse kendini pencereden aşağı atacak ya da işkencecinin üzerine saldıracak gibidir. Kötü adamın odadan çıkıp iyi adamın içeri girmesinin üzerinden saniyeler geçmeden sardunya yatışır. Dalgalanmalar söner.

2013’te hayatını kaybeden Backster’ın çalışmaları ve benzer ilginç deneyler gösteriyor ki, bitkiler de korkuyor, acı çekiyor, hissediyor, çığlık atıyor, hatta katili tanıyorlar.

Kaynak: Sonmucid

Çernobil’den daha tehlikeli: Bikini Adası

Amerikan medya devi HBO’nun mini dizisi Çernobil ile birlikte 1986’da Sovyetler Birliği’nde yaşanan nükleer facia yeniden gündeme geldi. Dünyanın gördüğü en büyük nükleer felaketin izleri halen silinmedi ve radyoaktif kirlilik ortadan kalkmış değil. Gözler Çernobil’e çevrilmiş olsa da yeryüzünde radyasyon açısından daha tehlikeli yerler bulunuyor. Bunların başında ise Pasifik’teki Bikini Adası geliyor.

Pasifik Okyanusunun Hawaii ve Filipinler arasında uzanan merkezi konumundaki Marshall Adaları’nda, 23 adadan oluşan derin bir atöl niteliğindeki Bikini Adası, ismi ve konumu itibariyle kulağa bir tatil cennetiymiş gibi gelebilir. Ancak birbirinden güzel kumsallara gelen ziyaretçilerin mayo yerine biyolojik tehlikeye karşı koruyucu kıyafet giymeleri daha yerinde olurdu. Zira ABD ordusu, 1946 – 1958 yılları arasında bölgede çok sayıda nükleer test gerçekleştirdi. Bu testlerin geride bıraktığı radyoaktif kirlilik ise ciddi derecede tehlikeli boyutlarda.

KİLOMETRELERCE UZAKTAN GÖRÜLEBİLEN MANTAR BULUTLARI

1945’te Hiroşima’yı ve Nagazaki’yi harap eden atom bombalarının ardından ABD ve Sovyet hükümetleri Soğuk Savaş olarak bilinen nükleer silahlanma yarışına girdiler. Güç gösterisinde bulunan vahşi babunların birbirlerine popolarının büyüklüğünü göstermeye çalışması gibi, iki taraf da tehditkar bir nükleer duruşla meşguldü. Birbirlerine karşı hiçbir zaman düğmeye basmadılar ancak test alanlarındaki dev mantar bulutları, nükleer kudretlerinin ve aptallıklarının bir göstergesi olarak tarihe geçti.

Amerikan ordusu, renkli deniz yaşamı ve doğal güzelliği ile dikkat çeken bölgede 1958’e kadar neredeyse 70 nükleer test gerçekleştirdi. Trajik bir kıyıma uğrayan Bikini Adasında patlatılan en büyük atom bombası, 1 Mart 1954’te ‘Castle Bravo’ olarak kodlandı. İnfilakın gücü 15 megaton TNT ile eşdeğerdi. Açığa çıkan enerji yüzünden bir ada parçası tamamen buharlaştı ve geriye 1,5 kilometre çapında, 75 metre derinliğinde krater bıraktı. Aşağıdaki video klipte Castle Bravo denemesinin dehşete düşüren görüntülerini izleyebilirsiniz:

Castle Bravo’nun sebep olduğu radyoaktif serpinti, Bikini Adasını tüm canlı türleri için tamamen riskli hale getirdi. Son testten 61 yıl sonra bölgeye gelen Amerikan Columbia Üniversitesi araştırmacıları, adada hala etkisini sürdüren radyasyon seviyelerine ilişkin şok edici sonuçlarla karşılaştı.

Proceedings of the National Academy of Sciences (Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri)’nde yayınlanan en yeni çalışmaya göre, özel koruyucu ekipmanlarla dalış yapan bilim insanları, Castle Bravo kraterinin farklı noktalarında ve 60 metre derinlikte tortu örnekleri topladı. Plütonyum-(239, 240), Amerikyum-241 ve Bizmut-207’nin de aralarında bulunduğu kesin nükleer izotop seviyelerinin, normalin kat ve kat üstünde olduğu ortaya çıktı.

Elde edilen veriler, Bikini’deki radyoaktif kirliliğin Çernobil’in de çok üstünde olduğuna işaret ediyor. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, nükleer testlerin uzun vadeli etkilerinin daha önce tahmin edilenden daha fazla olduğunu ve yeni bir jeolojik çağ başlatabilecek kadar çevreyi değiştirebileceğini gösteriyor.

İLGİNÇ ‘SÜNGER BOB’ BAĞLANTISI

İddialara göre, popüler çizgi film Sünger Bob ve arkadaşlarının eğlenceli maceraları, Bikini Adası yakınlarında su altında yaşanan canlı yok oluşunun hüzünlü hikâyesinden esinlenerek yazılmış. Okyanus tabanındaki kurgusal Bikini Bottom kasabasında yaşayan karakterlerin, radyasyon sebebiyle mutasyona uğradıkları ve çizgi filmdeki hallerine dönüştükleri popüler teoriler arasında. Bazı bölümlerde arka planda görülebilen radyoaktif madde varilleri de dikkat çekiyor.

kaktus kubbesi
Runit Adasındaki Kaktüs Kubbesi

RADYOAKTİF MEZAR: KAKTÜS KUBBESİ

Testlerden geriye kalan ölümcül radyoaktif maddeler, Marshall Adalarındaki beton bir depoda saklanıyor. 70’li yıllarda inşa edilen ‘Kaktüs Kubbesi’ adlı beton lahitin çatladığı ve radyasyon sızdırdığı belirtiliyor.

Amerikan ordusu, Bikini Adasında çevreye saçılan binlerce tonluk radyoaktif maddeyi toplayarak Runit Adasındaki bir depoya yerleştirmişti. Üzerine de dev beton bir kapak konulmuş ve ölümcül radyasyonun üzeri örtülmüştü. 85 bin metreküp radyoaktif toprağın yanı sıra Uranyum ve Plütonyum gibi nükleer atıkların onlarca yıldır tutulduğu beton yapının duvar kalınlığı sadece 45 santimetre.

Yapının ömrü sadece 100 yıl olarak planlanmıştı. Ancak şimdiden radyasyon sızdırdığı kaydediliyor. Son uyarı, 2019 Mayıs’ında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’ten geldi. Guterres uzmanlara en kısa zamanda çözüm üretme çağrısı yaptı. Kaktüs Kubbesi’ndeki radyasyonun okyanusa sızmasıyla Çernobil faciasından daha büyük bir felaketin insanlığın sonunu getirebileceği uyarısı yapılıyor.


(Bilimpro.com haber içerikleri kaynak gösterilmeden ve yazarın adı belirtilmeden alıntı yapılamaz, kanuna aykırı ve izinsiz kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz)

Mermiyi durduran ‘metal’ köpük! (Video)

ABD’deki bilim insanları, yakın mesafeden ateşlenen 0,50 kalibrelik zırh delici mermiyi durdurabilen ve içi boş nano-metal kürelerden oluşan ‘devrim niteliğinde’ bir köpük geliştirdi.

İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, ABD’deki Kuzey Carolina Üniversitesi tarafından üretilen kompozit metal köpük (CMF), hem mermileri durdurma konusunda geleneksel çelik zırhlar kadar güçlü, hem de bilinen zırhların yaklaşık yarısı ağırlığında. Hafif malzeme, kullanan kişiyi ya da aracı daha hızlı ve çevik hale getirebiliyor.

CMF, paslanmaz çelik, titanyum, alüminyum veya diğer metalik alaşımlardan özel olarak hazırlanmış, içi boş metalik nano-kürelerden oluşan bir köpük niteliğinde. Araştırmacılar, testler için seramik bir yüz plakası, bir CMF çekirdeği ve alüminyumdan yapılmış ince bir arka plakadan oluşan sert bir zırh sistemi üretti.

Daha sonra 0,50 kalibrelik mermiler, saniyede 500 ila 885 metreye (yani saatte 1800 ila 3200 kilometreye) kadar değişen hızlarda ateşlendi. Merminin çarpıp parçalanma anı yüksek hızlı kameralar tarafından kaydedildi. Devrim niteliğindeki malzemenin, mermilerin kinetik enerjisinin yüzde 75’ini emebildiği ortaya çıktı.

Çalışmanın başındaki isim olan ve kariyerinin büyük kısmını CMF geliştirme projelerine harcayan Profesör Afsaneh Rabiei, “Köpük zırhımız, aynı koruma seviyesini elde eden homojen çelik zırhın yarısı kadar ağırlıkta. Zırhlı araçları düşünürsek, korumadan ödün vermeden araç performansına ve yakıt verimliliğine fayda sağlayan önemli ağırlık tasarrufları sağladık. Daha da geliştirebileceğimizi ve hafifletebileceğimizi düşünüyoruz” diyor.

Rabiei ve ekibi, mucize malzemenin, kullanıcıları X ışınlarından, gama ışınlarından, nötron radyasyonundan ve ayrıca ateşle ısıdan korumada çok etkili olduğunu iddia ediyor. CMF’ler çeşitli uygulamalar için umut vaat ediyor: Uzay araştırmalarından nükleer atık, patlayıcı maddeler ve tehlikeli maddelerden korunmaya, askeri ve güvenlik uygulamalarına, hatta otomobillere, otobüslere ve trenlere kadar.

Zırhın daha da güçlendirilip hafifletilmesi için testlerin Kuzey Carolina Üniversitesi’nde sürdürüleceği kaydediliyor.


(Bilimpro.com haber içerikleri kaynak gösterilmeden ve yazarın adı belirtilmeden alıntı yapılamaz, kanuna aykırı ve izinsiz kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz)